Ana / Röportaj / “Uysa da olur, uymasa da…”

“Uysa da olur, uymasa da…”

Mehmet Efe ile…

Kardelen, 31 Ağustos 1993

Röportaj: Müştehir Karakaya

Bir kitabın hikâyesi
“MIZRAKSIZ İLMİHAL”

Sevgili Mehmet Efe, “Mızraksız İlmihal” kitabınız hakkında sohbete geçmeden önce, ithaf kısmında da belirttiğin gibi iki yıl sonra basılan kitabın hakkında öncelikle neler söylemek istersin?

mizraksiz_kapak_1993– “Söz uçar, yazı kalır” demişler, ama öncelikle diyorsun madem, iki yılboyunca, basılmış ve harmanlanmış ve şirâzesini -Yani cildini- bekleyerek bir matbaanın deposunda rutubetin insafına terkedilmiş halde sürünmesi beni çok sarstı. Belki buna, konusuyla müsemma bir kader denebilir; yani, geç kalmışlığın, kendi zamanını soluyamamanın dayanılmaz şişkinliği! Şişkinlik diyorum, çünkü mücellitin onları bir “Vahdet”e erdirip elbiselerini giydirmesini bekleyen formalar rutubetten şişmişti. Üçbin baskı, üçyüz fire verdi. Daha da verebilir. Sen de bir şair ve yazarsın; bir yazının ya da kitabın basılmak üzere beklemesi, insana doğmuş kızını görmemesi kadar çok acı verir, bilirsin. Bu arada Allah bu acıyı da tattırmasın.

Başörtüsü Yasağı sırasında – ki bence benim kuşağımın en acılı tecrübesidir– bazı notlar tutmuştum. 1989’da, “Bir Melon Şapka” adlı oyunumun turnesi sırasında, kulise gelip oyunla ilgili yapılan ilgisiz ve salt politik yorumlar, pek ilgisi olmadığı halde gösterimi sırasında bazı salonlarda atılan tekbirler beni kışkırttı, “Mızraksız İlmihal”i tek kişilik bir oyun olarak tasarladım ve yazdım. 1991 Mayıs’ında. Hatta Hasan Aycın Ağabey harika bir de afiş hazırlamıştı. Cumhur Kaygusuz yönetecekti, ben de oynayacaktım. Yönetmedi ya da bir türlü uygun olmadı. Sevgili İbrahim Sadri’ye teklif ettim. Okudu, çok beğendi ama o da çeşitli sebeplerle uygun olamadı. Sonunda Hasan Aycın’ın ve Sevgili Dostum Altay Ünaltay’ın teşvikleriyle bir kitap haline gelmesi fikri doğdu. Haziran 1991’de bitirdim. O sırada yayın hayatına yeni başlayacak olan Önsöz Yayıncılık, Altay Ünaltay’ın referanslarıyla, kitabı basmak istediğini, iki hafta içinde piyasaya süreceğini söyleyerek talep etti. Gerçekten son derece özverili bir çalışmayla birkaç hafta içinde kitap baskı aşamasına geldi. Hatta Kitap Dergisi’nde ilanlarını bile yayınladılar. Basıldı, harmanlandı, ciltleme, aşamasına geldi ve orda kaldı. İki yıl boyunca bana hiçbir makul açıklama da yapılmadı. Bu arada Beyan Yayınları’na verme fikri doğru ama yayınevi ertesi gün ekonomik sıkıntılarını ileri sürdü ve 1992 yılında kitap yayınlamayacağını ifade etti. Tabii yayınladı. Herneyse, nihayet geçtiğimiz Mayıs ayında Vural Yayın-Dağıtım sahibi -ki son derece genç bir yayıncıdır- Aziz Vural kitabı basmak istediğini söyledi. Aslında yeniden dizdirip basacaktı ama artık daha fazla bekleyebileceğimi sanmıyordum. Biraz da eski baskının israf olmamasını istedik ve Önsöz Yayıncılığın da muvafakatıyla Aziz Vural kitabı alıp ilk formasını ve kapağını değiştirerek bir hafta içinde günışığına çıkardı. “Geç olsun da, güç olmasın” hesabı, sonunda yayınlandı ve mutluyum. Ama bu iki yıllık süre zarfında onu tekrar gözden geçirmek isterdim doğrusu. Yeri gelmişken: Kitap günışığına çıktığı sırada, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Kulübü, Öğrenci Kültür Merkezi’nde “Edebiyat Şenliği” bünyesinde “1. Yerli Kitaplar Fuarı” vardı. Fuarda, bir imza günü gerçekleştirdik. İmza günü için, kitabın kapağı büyütülerek afiş yapıldı ve fakültelere asıldı. Hukuk, Siyasal Bilgiler, İktisat Fakültesi, Eczacılık Fakültesi ve İletişim Fakültesine asılan afişler bir saat içinde, “İslamcı” kardeşlerimizce indirilip parçalandı. En çok da kendi okulumdaki afişin indirilmesi giran geldi. Kendisini “Müslüman Gençlik”ten sayıp öyle deklare eden bir kardeşimiz, afişi; yani kitabın kapağındaki ifadeleri, “Gayri İslami” bularak yırttı.

Hukuk Fakültesindeki afişlerden birini yırtarken görülen sakallı bir kardeşimize yaklaşan ve daha sonra imza gününde gelip anlatırken “heavy-metalci”lere benzettiğim bir öğrenci, yırtma nedenini sorduğunda “Gayri İslami” cevabını alınca “Çok Garip” demiş, “halbuki sizden bir afiş bu!” Sonra da eklemiş: “Bence siz, günün birinde Mimar Sinan’ın büyük emek ve sanatla yapılmış bir camisini de yerini beğenmeyerek yıkabilirsiniz. Baksanıza böyle elle boyanmış, emek verilmiş üstelik sizden bir afişi cart diye yırtabildiğinize göre!” Bizimkinin cevabı, “Gerekirse yıkarız” olmuş. “Bu korkunç bir anlayış değil mi?” diye sordu bana da. Ben de yırtan arkadaşın, ifadeleri saldırı olarak algıladığı için yırttığını, kendince haklı olduğunu söyledim ama; dışı seni, içi beni yakar!.. Beyazsaray’daki bir Yayınevi, kitabı satmak üzere önce talep ediyor sonra derhal geri gönderip benzeri bir gerekçeyle satmayacağı açıklamasını yapıyor Vural Yayıncılığa. Tabii yine kitabı okumadan ve sadece kapağına bakarak.

Herneyse, zaten ilk kitapların tarih boyunca uğradıkları sorunlarla kıyaslandığında bizimki el bebek-gül bebek sayılır. Bunları o kardeşleri suçlamaktan çok, sağlıksız bir sürecin doğurduğu sonuçlara dikkat çekmek için anlattım. Zaten “Mızraksız İlmihal” de buradan doğdu. Merhum Fazhurrahman’ın dediği gibi: İslam Dünyası dev bir ağaçtır ve ne yazık ki tarih boyunca kendi sürgünlerini budadı…

Uzun bir cevap oldu galiba. Eh, bu da kitapla ilgili ilk konuşma zaten. Burda da “şişkinlik” esprimize bir atıf yapalım. Hayırlısı olsun…

“Mızraksız İlmihal” demekle nereye göndermede bulunuyorsun? Gerçi çok fikir veriyor ama bunu senden duymak istiyorum…

– Çocukken devam ettiğim Kur’an Kursunda hocamız zaman zaman kalın ve “eskimez yazı” bir kitaptan bölümler okurdu bize. Kitap, çocuk dünyamda çok özel bir konuma sahip oldu. Sayfalarındaki şekiller, yazılar; Kur’an-ı Kerim’den çok farklıydı. Kur’an kutsaldı ama bu kitap, hocamızı hoca kılan bir şeydi, büyülü, efsunlu bir etki bırakıyordu bende. Sonunda bir gün hocamız kitabın adını söyledi: “Mızraklı İlmihal”di. Sonradan, bunun orijinal metni latin harfleriye Çıdam Yayınları arasında da yayınlanan ve kapağındaki mızrak şekillerinden ötürü halk arasında “Mızraklı İlmihal” olarak yaygınlaşan nefis bir ilmihalin şerhlisi olduğunu öğrendim. Yıllar sonra, Hz. Ali’yle Hz. Muaviye’nin hilafet tartışmalarında ortaya çıkan ve İslam Dünyasında bir dönüm noktası olarak kabul edilen tarihi kargaşa sırasında cereyan etmiş bir olay da beni Mızraklı İlmihal kadar etkilemişti. Yanlış hatırlamıyorsam, o sırada çıkan bir savaşta, taraflardan biri –ki her iki taraf da Müslümandır– yine yanlış hatırlamıyorsam, savaşı kaybetmek üzere olan taraftır bu, mızraklarının ucuna Kur’an sayfaları geçirerek kendileriyle savaşılmasını önlemişlerdi. Bu olayı okurken kendi kendime “Kur’an’lı Mızrak” ya da “Mızraklı Kur’an” diye adlandırmıştım. Derken başörtüsü yasağı sıralarında zaman zaman gözlemlerimi not ederken, “Mızraklı Kur’an” başlığı altında bir olayı da not almıştım. Bir protesto eylemi sonrası, gençlik gruplarından birinin eylemi organize eden grubu, eylemin üslubuyla ilgili olarak sert biçimde eleştirmişti. Benim de aralarında bulunduğum berikiler, eleştirileri göğüslemek için müşriklerle ilgili bir ayeti kullanarak onları bir çeşit revizyonizmle suçladı. Bir süre sonra tartışma, karşılıklı ayetlerin çarpıştırılmasına dönüştü. Olay korkunç bir ürperti vermişti bana ve o “Mızraklı Kur’an” ifademi hatırlatmıştı. –Yüce Kur’an’ı tenzih ederim–

Ortada yanlış bir şey vardı. Hatta kitabımda buna benzer bir sahne vardır. Bir protesto eylemi başlamak üzereyken, kahramanlarımızdan biri, caminin duvarı dibine çöküp cihad ayetlerini okumaktadır.

Protestosu Cihad olanların, savunması da mızrakların ucuna Kur’an geçirmek olur diye düşünmüşümdür.

Ben ilmihalimizin mızraksız olması gerektiğini düşünüyordum. Yani bize salt tepkilerimiz yön vermemeli. Yani dinin, yani kutsal olan’ın; örneğin politik talepler için, “ruhi” konumlarından soyutlanarak, güncel politik ifadelere indirgenmesinin, tıpkı “kişilik bölünmesi” dedikleri patolojik durum gibi, bir çeşit inanç bölünmesine, en azından perspektif kısırlığına uğratacağına inanıyorum. İdeolojik mücadele, hele de mızraklı ise, bireyin ilmihalini savunmasız bırakacak kadar tehlikeli bir süreçtir. Ve eğer mızrakların ucunda din varsa, örneğin politik yargılara itiraz etmek, hâşâ Kur’an’a itiraz etmek anlamına gelmeye başlıyorsa; ideoloji, strateji v.s. dinin yerini almaya başlamış demektir. İdeolojik tasarımlar –ki tamamen “dünyevi sonuçlara dair tasarımlardır bunlar– her zaman kulun kula kulluğu tehlikesini barındırır. Bu tehlikeyi kendi kuşağımın sürecinde gözlüyorum. Ve “Hafazanallah!” diyorum. Din ve İdeoloji tartışmaları burada örnekler vermemi gerektirmeyecek kadar yoğun biçimde zaman zaman gündemimizde yeraldı. Ben de kuşağımdaki göstergeleri Mızraksız İlmihalde tartıştım. Burada, iki önemli yazıyı da hatırlamak istiyorum: Örneğin İsmet Özel’in, “İrtica Elden Gidiyor” kitabındaki “Perspektif Noksanlığı” başlıklı yazısı ve bu tartışmalara gençliğin önemli bir katkısı olarak, Sevgili Hakan Albayrak’ın Çete’de yayınlanan “Modern Devlet Secde İster” başlıklı denemesi, Devlet bir mızraktır. Politika, mızrakları insanların kalbine, görüşüne, bilincine saplamaktır. Sloganlar birer mızraktır. Yalan, mızraktır. Ve hınç, mızrak yontmaktır. Mızraklara ihtiyacımız var belki ama inancımız, özgürlük ve sorumluluk bilincimiz varlık nedenimizdir, anlamımızdır. Güç mızraktır. Güçlü olmaya çalışmak; gücü öncelemek, haklılığımızı aşındırır. Aynîleşiriz. Bize saldıran herşeyle.

Ama tabii mızraklı ya da mızraksız: ortada insani olan herşeyi budayan korkunç bir saldırı var ve biz Müslümanlar da varlığını koruma yada tutunma kavgası veriyoruz. Ben yaşanmaya değer bir yaşamdan yoksun olmamızın bizden kaynaklanan nedenlerine ilişkin birkaç soru sormak istedim. Vardığım sonuçları da paylaşmak. Biraz da kuyruk acısı yani. Hani, haşa mine’l huzur; kafiyeyi tutturamadığı için eleştirilen adamın, “Kuyruk acım var kardeşim, uysa da uymasa da” cevabı gibi.

Yoksa ismet Özel’in dediği gibi: “Bu mahrumiyet içinde, masum bir çocuğu öldürdüğümüzü anlamadan ve günahlarımızı kitabına uydurarak yaşamamız elbet mümkün…”

Kitabın için “romantik deneme” diyorsun? Hem roman hem deneme mi bu? Yoksa roman’tikleşmiş deneme mi demek? Yani?…

– Bu, benim uydurduğum bir terkip. El-cevap, hem her ikisi; hem de değil. Diyacagsın ki neye, işte eyle…” Yani bu, işin “muhabbet” yanı. Bak, şu “Orta Zekalılar”ın bence zekayı dumura uğratan ve Nabi Avcı’nın ifadesiyle “Cevize” lan veciz ifadesi burda işime geliyor: “Edebiyat parçalama!” Böyle denmesinde bence bir sakınca yok. Ama sana bir sır vereyim: “Roman’tik Deneme” ifadesinin aylık, ilmi, edebi, içtimai, ahlaki, siyasi dergi gibisinden başlıklara bir gönderme olarak kabul edilmesinde de bir sakınca yok.

Sonra “hiç bir kişi ve kurumla ilgisi olmayabilir…” demişsin. Olabilir de demeye gelir bu. Kitabın muğlak kalan yönü var mı sence?

– Buna okuyucu karar versin isterim. Ben alabildiğine saygılı davranmaya çalışarak, tırnak içinde “İslamcılık” eleştirisi, daha doğrusu 80 kuşağı gençliğinin İslamcılığının içeriden bir eleştirisini denedim. Buna öykü denedim de diyebilirim.

Belki bazı okuyucular, önemli pekçok konuyu atlamış olmamı garipseyebilirler. Ama o konuları daha yetkin ve etkin kalemlerin tartıştıklarını ve tartışacaklarını biliyorum.

Sonuç olarak, “Mızraksız İlmihal” bir hikaye tabii. En az benim kadar muğlak yönleri olabilir. Ya Mızraksız’da da dediğim gibi.

“Aslında herşey yerli yerinde.”

Yazı da uçar, hakikat hep kalır. Vesselam…

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim, ilginize.

mizraksiz_kapak_1993

 

Hakkında Mehmet Efe

1969 Malatya doğumlu, ilk ve ortaokullarını Malatya’da tamamladı. İstanbul Kabataş Erkek Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne girdi. Aynı okulun Radyo/T V Bölümünü bitirdi. Selam, Kültür-Edebiyat, Milli Gazete, Son Kuşak, Zaman, Mavera, Girişim, Aralık, Kitap Dergisi, Albatros, İkindiyazıları, Yerliler, iki Yaprak, Yeni Dergi, Ustura, Ülke ve Yeni Şafak gibi dergi ve gazetelerde şiir, öykü ve çeşitli yazıları yayınlandı. 1986’da “Son Kuşak Edebiyat” ve 1988’de “Aralık” dergilerini çıkardı. 1992 Mayısında “Yerliler” (Bağımsız Gençliğe Alternatif Dergi) dergisini çıkardı. Derginin 3. sayısı toplatıldı ve dergide yer alan başyazısından ötürü İst. 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde TCK 159/1 Md.’den 1 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Atlas Gösteri, Azim Dağıtım Grubu ve Feza Film gibi sesli ve görüntülü yayın kuruluşlarında metin yazarı, senarist, seslendirme yönetmeni ve yapımcı olarak çalıştı. “Hudeybiye”, “Yıldızlar Gibi”, “Mekke’nin Fethi”, gibi çeşitli radyo tiyatroları ve film senaryoları kaset olarak yayınlandı. 1986’da ” Gece oyuncuları”, 1989’da “Tiyatrocular” topluluklarının kurucuları arasında yer aldı. Adı geçen topluluklarla, Çağrı Sahnesi ve Birlik Sanat’ta da profesyonel tiyatroculuk yaptı. “Zavallı Martı”, “Sanat Manat’a Karşı” (İbrahim Sadri ile birlikte) ve “Bir Melon Şapka” isimli oyunları sergilendi. İstanbul Radyo Pendik’te yayın yönetmenliği ve Günışığı FM’de Hafta içi her sabah ‘Gazeteleri Tarama’ programını hazırlayıp sundu. Bir süre serbest reji asistanlığı (yardımcı yönetmenlik) yaptı ve TGRT için çalıştı. 1993’te Kanal 6 Televizyonuna girdi. Burada metin yazarı, yapım ve program danışmanı, editör ve yönetmen olarak çeşitli birimlerde çalıştı. Yeni Şafak Gazetesi’nin kurucuları arasındaydı. Aynı gazetede köşe yazarlığı yaptı. 16 Eylül 1995 günü “Şeriatçılar göreve” başlığıyla yayınlanan son yazısıyla Yeni Şafak’taki “Yerliler” köşesine veda etti. Ezel Erverdi ile birlikte Haftalık Ülke dergisini kurdu. Derginin (30 Haziran – 6 Temmuz) tarihli 4. sayısında yer alan “Hiçbir şeye katılmıyorum, hiçbir şeye! Yürü git işine!” başlıklı yazısından dolayı tekrar TCK 159/1’den “Cumhuriyet’i Tahkir ve Tezyif Etmek” suçlamasıyla 2. Ağır Ceza’ya sevk edildi. Suç tekrarı ve önceki infazından dolayı 6 yıl 10 ay hapis cezası alma tehdidi altında yargılandı. 31/01/1997 günkü son duruşmada yaptığı savunmadan sonra savcının talebiyle beraat etti. Sinema ve Bilişim konularında çalışmak üzere ABD’ye gitti. ABD’de sinema, dijital medya, özellikle bilişim teknolojisi konularında çalıştı. Pekçok dünyaca ünlü TV (E. W. Scripps gibi), dijital medya ve Silikon Vadisi’nin bilişim ve teknoloji firmalarında (Yahoo! gibi) mühendislik, yöneticilik (Director) ve teknolojiden sorumlu genel müdürlükler (CTO) yaptı. 1997’den beri yaşadığı ABD’den 2013 başında kesin dönüş yapmak üzere ülkesine döndü. İlk kitabı “Mızraksız İlmihal” (roman) Mayıs 1993’te Vural Yayınları arasında çıktı. Kitapları: BURADAYIZ HİÇBİR ŞEYE KATILMIYORUM, HİÇBİR ŞEYE… MIZRAKSIZ İLMİHAL

NOT: Lütfen yorumlarınızı ekleyin. Merak etmeyin, eposta adresiniz yayınlanmıyor ve paylaşılmıyor.

Yazıyı sitenizde ‘blog’unuzda filan paylaşırken lütfen giriş kısmından sonrasına LİNK vererek buraya yönlendirin çünkü eklenen yorumlar da yazı kadar önemlidir ve düzeltme veya güncelleme yapabilirim.

 

Bir cevap yazın